Dublin'de Kır ile Şehir Arasında Yaşam

Dublin'deki izlenimlerimi yazmaya devam ediyorum. Bu yazılar aslında Dublin'i tanıtmak ya da benim gözümden nasıl göründüğünü anlatmak yerine daha çok gündelik hayatımın yeniliklere ve farklılıklara nasıl ayak uydurduğunun bir kaydından ibaret. Bir bakıma sesli düşünüyorum, bu arada size de okuyacak bir şeyler sunabiliyorsam ne mutlu.

Dublin yaklaşık 1.600.000 nüfusu ile hiç de küçük sayılmayacak bir başkent. İzmir'in yaklaşık yarısı kadar diyelim. Ancak yüksek ve yoğun yapılaşma olmadığı için oldukça geniş bir alana yayılmış bir şehir.


Buraya taşındığımızda ilk bir haftayı ev arayarak geçirdik. Dublin kiralık ev bumanın en zor olduğu Avrupa kentlerinden birisi. Teknoloji devlerinin bir internet ve bilgisayar sektörü kampına çevirdiği şehirde kiralar astronomik, kiralık ve satılık ev miktarı ise kıymetli taşlar kadar az. Bu başlı başına bir yazı dizisini hak ediyor ama sonraya bırakalım. Biz buraya gelir gelmez ev aramaya başladık ve sonunda Dublin şehir merkezinin hemen batı kıyısında, Inchicore mahallesinde bir ev bulduk. Bir haftada ev işini halletmemiz burada tanıştığımız herkesi etkiledi ama o bir haftayı nasıl geçirdiğimizi bir ben bir de eşim bilir :) Evimiz öyle ahım şahım bir yer değil. 220 apartman dairesinin olduğu bir sitede.


Burayı geçen az zamanda gerçekten çok sevdim ama bunun sebebi sükuneti ya da kumtaşı rengindeki tuğlaları değil. Hemen arka bahçemizden geçen Camac Nehri. Penceremin bir kaç metre önünden bir nehir akıyor. Çocukluğumdan beri hep akan suyun yakınlarında bir evde yaşamak istemiştim. Kısmet Dublin'e ve otuzlu yaşlarımın sonunaymış.




Pencereyi her açtığımda nehrin çok da kısık olmayan bir sesle mırıldanmasını dinliyorum ve henüz hiç tanımadığımız bir şehirde panik içinde ev ararken burayı bulmuş olmaktan dolayı kendimi çok şanslı hissediyorum. Pencereler kapalı olduğunda bile araka planda sesini duyduğumuz bu küçük akarsu buralarda Camac Nehri olarak biliniyor. Dublin'in güneyindeki tepelerden doğan nehir şehri kuzeye doğru geçip Dublin'in simgesi Liffey Nehri'ine dökülüyor. Bir zamanlar kumaş ve boya fabrikalarının atıklarını boşalttığı, zaman zaman renk renk aktığı söylenen nehir bugünlerde oldukça temiz. Ördek ve balıkçılların uğrak yeri. Hatta bizim evin hemen arkasındaki sakin kısmının müdavimi bir ördek ailemiz var.


Dublin'in hemen hemen merkezinde sayılacak bir muhitte bahçede akan nehir, nehirde beslenen ördekler ve balıkçıllar...Açıkçası yeşil bir kente geldiğimi biliyodum ama neredeyse Pastoral bir tabloya konu mankeni olacağımızı tahmin edemezdim. Üstelik şehrin vahşi hayatla alakası bizim arka bahçemizle sınırlı değil. Şehrin hemen batısındaki Phoenix Parkı Avrupa'nın en büyük şehir parkı. Park dediğime bakmayın ucu bucağı olmayan bir milli park gibi.


Parkın en büyük cazibelerinden birisi Park'ın yerlisi olan geyik sürüsü. Oldukça evcilleşmişler ama yine de parkı ve tüm spor sahalarını kendi otlakları gibi kullanıyorlar. Devasa parktaki gezinizde doğru zamanda doğru yerde olursanız şöyle bir manzara ile karşılaşabilirsiniz.


Dublin'de neredeyse iki ayımız bitti ve ben bu insana huzur veren kente geldiğimiz için çok mutluyum. Delicesine sevdiğim İzmir'den ayrılıp İrlanda'ya yerleşmek tahminimden ve korktuğumdan daha az sancılı oldu. Bakalım gittikçe yaklaşan ilk Dublin kışımız neler getirecek
Dublin'de Kır ile Şehir Arasında Yaşam Dublin'de Kır ile Şehir Arasında Yaşam Reviewed by Pangaean on 9:12:00 AM Rating: 5

No comments